Читать книгу Korku ve Arkadaşı - - Страница 8

TARÇIN

Оглавление

“Ağaçlar içinde bir uğursuzu zeytinlerdir!

Hele yabanisi! Kayaların çatlağını kollayıp o bir avuç toprakta kök salar bunlar. Yüzyıllarca aynı yerde dururlar da ne meyve vermek gelir akıllarına ne de ölmek. Çünkü işleri akıl kargışlamaktır bunların! Seslerine kulak kabartmak iyi değildir, çünkü zeytinler Akdeniz’in bütün dileklerini bilirler. Bilhassa kadınların bu dikenli kuytuları düşlerinden uzak tutmaları gerekir. (Çünkü derinlere uzayan köklerin buldukları bütün gizliyi hiç sakınmadan ayan ettiği ve savurdukları ağulu öyküler yüzünden, dalgalar çekilirken kıyıdaki çakılların sessizce ağladığı söylenir!)”

Ataların sözleri hiç yalan çıkmaz. Üç yanı kayalarla, kayaları zeytinlerle kuşatılmış bu köyde doğmuş Tarçın. Eski bir hikâye bu. Öyle ki o doğduğu vakit, buralarda deniz fenerinden bahseden bir tek kişi bile yokmuş. Çünkü o vakitler, bütün koy mercanlarla kaplıymış saçak saçak. Ta kıyıda, el ayak altında, boynuzlu, iri yengeçler, cennet yüzlü balıklar ve nice tuhaf deniz taşları varmış.

Anasını doğarken kaybettiğinden, yalnızlığı erken başlamış diyorlar. Aslında tam sekiz kardeşi var Tarçın’ın. Ama hiçbiri onun gibi değil. Doğduğundan beri ziyadesiyle tuhaf olan hallerine, anasızlığın vakarı ve yalnızlığın korkuları da eklenince hepten tuhaf bir çocuk olup çıkan Tarçın, –ahaliyle birlikte– tez zamanda sezmişti kendindeki garipliği: O, kimseyle benzeşmez… Dinleyenin içini acıtan öyküler bilir, olmamışı sezer; kimsenin duymadığı seslerden duyduğu, tuhaf kuytularda gezindiği görülür. Ne yengeç kıskaçlarını çalımla asabilir boynuna ne kancadan balık çıkarabilir. Hatta ölü martılardan bile korkar. Çocuklar üstüne mercan saçakları atıp korkusuyla eğlenirler. Köyde onu sesleyen de olmaz, oyuna çağıran da. Kendiyle birlik bir de yalnızlık büyütür içinde; yaşı yaşına denk: Gözle görülmeyen bir gölge haline gelişi ta bu vakitlerde başlar.

Yalnızlıktan iyi anlayan bu çocuk, gündoğumuyla birlik köye sırtını dönüp kâh karamuklar, kâh narlar arasında gezinir, zeytinlerin çatal yapmış dallarında, dirliksiz uykulara dalardı. Zeytine tırmanırken aşağıda bıraktığı köyün, koyduğu yerde duracağını sanıyordu ve dünyanın… Fakat yalnızlık, büyümeye müsait yaban otlarına benzediğinden, bir an geldi ki çatal yapmış bir dalda uyanıp gözlerini açtığında, herkesin çoktan gitmiş olduğunu fark etti Tarçın. Çocuklar, yengeç kıskaçları, mercanlar… Doğrulup insanların ve seslerin seyrelişine dikti gözlerini ve zeytinlerin üç-beş parmak uzadığını, cennet yüzlü balıklarınsa çoktan kaybolduğunu gördü… Artık onun akranları denize çıkıyor, onların dönüşünü başka çocuklar kolluyordu kıyıda. Etrafta kimsesizlikten başka bir şey yoktu. Belki bir tek zeytinler…

Ona yaklaşmaya niyet eden tek çocuğun Yunus olduğu söylenir. Kendi, vakarıyla sevilen, haşarılığı olmayan bir oğlan. O vakitler, Halil Amca’nın kayığında onlarla birlik balığa çıkıyor. Denizden, Halil Amca’dan, onun motorlu kayığından birçok şey öğrendi, birçok da büyüdü. Önceleri hep uzaktan gözlerdi Tarçın’ı, ama artık seslenebiliyor, ağ açmaya, konuşmaya çağırabiliyor onu. Yunus dediğimiz merhametli bir çocuk; içi burkulur Tarçın’ın yalnızlığına. Yaşıtıdır ama hiç alaya almamıştır onu. Ne üstüne mercan fırlatmış ne anlattığı ürkütücü öyküleri dinlerken olmadık yerde ağlamaya kalkıp yerli yersiz dert yanarak analığından yediği dayakları seyretmiştir. Yıllarca kendini tekin tutup, “Ne olacak, bir çocuk işte,” diye düşünerek beklemiştir Yunus. Beklediği ilk şey, Tarçın’a karşı duyduğu korkunun yatışmasıymış şüphesiz. Ancak daha sonra, gözlerindeki o acayip ışıltının aklından çıkacağı vakti beklemeye koyulmuş… O vakitler köyde deniz fenerinden bahseden bir kişi bile yokmuş ve Yunus’un aklını karıştıran, ömrü hayatında rastladığı tek fırtınanın içinde Tarçın’ın yüzünü görüvermek olmuş… Açık denizde!

Önce aklının bir oyunu sanmıştı bunu. Geçiştirdi, yoksadı… Ama ne yaptıysa olmadı, bir türlü aklını yatıramadı. Tarçın denilen bu çocuk, gün boyu kayıp değil miydi? Sonra birdenbire ortaya çıkıp tuhaf öyküler anlatmıyor muydu? Ne yaşadığını, kim bilir? Yaşar Amca’nın kayığı alabora olduğunda, daha haberi köye girmeden yalınayak dışarılara fırlayıp, “Eyvahlar olsun, gitti Yaşar Amca’nın kayığı!” diye vahlanan o değil miydi? Deliliğine hükmeden, analığı ve kardeşleri etrafını çevirirken gecelik elbisesinin yakasında gizlenen mavi-mor çürükleri görmemiş miydi Yunus? Bozarık eteklerin ele verdiği cılız bacakları hep yaralarla dolu değil miydi? Peki nasıl olmuştu bunlar? Tarçın’a sorulsa “bulutlardan bir fırtına bulutu esip savururken yaralanmış ve zeytin ağaçları kuş uçumu boyunca gülmüşlerdi haline”! Haydi, Yunus’un fırtına içinde gördüğü yüz bir alaca düş olsun, bir akıl sayrısı… ama, bir keresinde de “Ahışâh” adında bir denizminaresi düşmemiş miydi kızın kırpık saçlarından? Parmaklarında ancak istiridyelerin yapacağı türden derin kesikler yok muydu? Bu dirliksiz işaretler çoğaldığında olanlar oldu: Yunus, kendini Tarçın’ın hikâyelerinde buldu.

Bazen şose yolun, çileklerin, bazen denizin kıyısında anlattırıyordu ona. Hikâyeler uzundu ve aldatıcı. Çoğunun bir yere çıktığı da yoktu… Aslında Yunus daha o vakitlerde seziyordu ki mühim olan sonuçlar değil. Çünkü Tarçın hikâyelerle bir olup çalkanıyordu. Asıl bu bulanık çalkantıyı seviyordu Yunus. Tarçın, hikâyeleri dağ edip, deniz edip savuruyordu da yanı başında, O elini bile süremiyordu. Fakat, Yunus dediğin akıllı bir çocuk: Tez zamanda kavradı ki bu iş hep böyle olacak! Hep kıyısında duracak dağın, denizin, Tarçın’ın. Peşleri sıra gidemeyecek. Sanki o bir başka dünya… sadece bazıları gidebiliyor, geri kalanlar hep kıyıda…

“Yaşar Amca’nın kayığını anlatacaktın ya!” dedi Yunus, kürekleri bırakırken. Yine hikâyelerin boyunu aşmışlığını unutmaya yelteniyordu. Köyden denize inen ilk burnu dönmüş, günbatımını karşılarına almışlardı. Sandal kendi kendine kımıldanıyor, Tarçın’da yine o endişeli, o yeşil gözler. Ona kalırsa; kayığın alabora olduğunu gören kıyıdaki en yaşlı zeytindi aslında. İçinde yürüyen su marifetiyle düşüne girip Tarçın’ı uyandırmış, olanları fısıldamıştı alelacele. Tarçın 8-9 yaşlarındayken, mutlak bir sayrıyla gün doğdu sanıp kıyıya koştuğunda, yine aynı Zeytin ona seslenerek koyun yakınından büyük bir inci balığı sürüsünün geçmekte olduğunu, denizin üstündeki aydınlığı yakamozlarla oynaşan balık pullarının yarattığını söylemiş, henüz gece yarısı olduğundan, bir uyanan olmadan evine dönmesini salık vermişti dostça. Çünkü, bu ağaç Tarçın’ın en sevdiği ve belki ağaçlar içinde de Tarçın’ı en çok sevendi. Küçük bir kızken ona kendisi kadar küçük insanların hikâyelerini anlatırdı. Bu hikâyeleri çoktan ezberine almasına rağmen, bin kere daha anlattırmıştı Tarçın. Mesela; ötede hayal meyal görünen burundan sonra, uzakta, çok uzakta büyük kayalar vardı. Buna yemin ederdi. O kayaları yüzerek üç gün üç gece geçince de bir ada. İşte Zeytin’in hikâye ettiği küçük boylu, uzun şapkalı insanlar, o adada yaşıyordu.

“Köpekbalıkları var dedikleri yerde mi?” diye sordu Yunus. Şaşırmıştı! “Yok,” diyordu Tarçın, “çok, çok daha uzakta!”

“Oralarda ada falan yok!” dedi Yunus, hikâyeler bir yana, bunu iyi biliyordu. Ufku yokladı gözleriyle; güneş neredeyse batacak. Köyün ışıkları görünmüyor ama, orada bir yerde olduklarını biliyor, Yunus. Kulak veriyor: Aklı bir serinlik salıyor içine, rahatlıyor.

“Hem oralar sınırdan bile ötede…” diyerek burun kıvırıyor.

“Orada bir ada var. Adada küçük, küçücük insanlar… Kayalıkların arasındaki evlerinde yaşıyorlar. Ama bizimkilere benzemiyor evleri. Çünkü çok güzel. Upuzun bahçeleri var, çünkü hepsi aslında aynı bahçenin etrafında yaşıyor! Misminnacık elleri, misminnacık ağızları var ama korkma, gözleri büyüktür. Aslında tıpkı bizim gibiler; ana babaları var, balığa çıkıyorlar, günü geceyi de biliyorlar fakat küçükler, küçücükler. Köylerinde bir de deniz feneri var. Dalgadan kaçan gemileri olduğu gibi, denizkızlarını da çekiyor bu fener. Onların soyu deniz kızlarına uzuyor. Ben çocuğum diye herhalde, Zeytin bana hep onların hikâyelerini anlatıyor. İçlerinden birinin ismi de Aylan.”

“Uydurma olduğu buradan belli!” dedi Yunus, “Hiç öyle isim olur mu?”

“Aylan’ın ismi bu işte!” diye diretti Tarçın. “Hem onun saçları öyle güzel, öyle güzel ki; beline kadar iniyor.”

“Anamınki gibi mi?”

“Olur mu hiç? Aylan erkek: Sen gibi, babam gibi.”

Buz gibi oldu Yunus. Bir erkek mi gizliyordu Tarçın onca düşün içinde? Ne vakitten beri?

“Kendini yalnızlıkta eşsiz, benzersiz sayıyor. Aslında çocuklar seviyor da Aylan’ı… Anasının şerrinden, denizi, yosunu ona yeğ tutuyorlar. Öyle yalnız ki korkuyor bu kadar bir başına olmaktan. Böyle giderse atlayıp denize, kaçacak.”

“Bize ne canım!” dedi Yunus; köye doğru kürek çekmeye başlamıştı bile. Madem güneş de batıyor!.. Tarçın öylece denize bakıyordu. Kayık geri dönmüş, Yunus şaşırmış, belki kırılmış biraz… Umurunda mı? Dalıp gitmiş, dersin gerçekten öteleri görüyor!

Bundan sonra, kısa bir süre bile olsa Tarçın’ı gezdirmeyi bıraktı. Anlasındı yaptığı işi; Yunus’u kırmıştı, bir erkek düşündüğünü söyleyerek yüzüne, “Sen gibi, babam gibi,” diyerek. Kim bilir, belki iki-üç gün bile sürebildi Yunus’un ondan ayrılığı! Ancak böyle olmadı.

Devrisi sabah motora yol vermeden hemen önce, iskelede sessiz bir karaltı gördü Yunus. Tarçın’ın on üç yaşına uymayan dirliksiz bedenini hemen tanıdı. Ayazın keskin vakti, kumsalın incelip denize değdiği yerde öylece duruyordu. Duruşunda insanı korkutan bir şeyler sezdi Yunus! “Yine inci balıkları olmasın?” Yanaşınca üstünün başının sırılsıklam olduğunu, iki çenesinin birbirine çarptığını gördü ve alaca aydınlıkta zor seçilen gözlerinde birkaç damla yaş… Ölecekmiş gibi korktu Yunus.

“Gece yarısı yalnızlıktan bunalmış Aylan. ‘Denize atlayayım!’ demiş, ‘kaçıp gideyim buralardan!’”

“Sırılsıklam olmuşsun kız! Titriyorsun sen!”

“‘Belki bana benzer birini bulurum,’ demiş!”

“Hasta olacaksın! Gel de seni eve götüreyim. Gözlerin çakmak çakmak olmuş!”

“… Aramazlar mı? Kayalığa, kıyıya bakmışlar. Ama, ah, bulamamışlar onu Yunus! Bulamamışlar!”

Yunus! Her yerden duyulan ad buydu işte. İskeleden, kıyıdan hep Yunus’u çağırıyorlardı. Bu sesleri duyunca akıl etti de an geçirmeden yumdu gözlerini. Çünkü Tarçın’ın yüzü akıl alır gibi değil! Akıl bu yüzü bir kez alsa içine… Bir daha çıkarıp atması ne mümkün!

“Ben o yeri biliyorum! Götür beni oraya!”

“Kız sen dellendin mi? Nasıl götüreyim seni? Benim kendi kayığım mı var? Hem nasıl geleceksin? Anan baban deli olur!”

Söyledi, anlattı, kızdı, küstü ama… İkna edemedi Yunus. Sonunda kendininkilere değil, onun düşlerine uydu. “Biliyorum!” diyordu Tarçın. (Ve ah! Ne de güzel diyordu!) An geçmedi onun gözündeki yeşile uydu. Alaca aydınlıkta Halil Amca’nın kayığına atladılar, hızla, Tarçın’ın “şu yana, şu yana” diye uzattığı parmağının ucundaki kayalara doğru açıldılar. Öyle ki güneş yükselirken Yunus artık nerede olduklarını bilmiyordu. Halil Amca’nın motorlu kayığında mazot tükenebilirdi, yağ tükenebilirdi, her şey olabilirdi, ama Tarçın’ın parmağının ucunda bir kaya parçası bile yoktu henüz. Öğleye kadar tek söz etmediler. Yunus bile isteye açılmıştı bu kadar. Aklının gözlerini bile isteye yummuştu: Tarçın buralarda hiçbir şey olmadığını görsün istiyordu; artık karamuklarda uyumasın, uyanınca “fırtına bulutuyla gezmelere çıktım” demesin, görsün avuçlarındaki yaraları da, artık delicelerle konuşmasın! Narlarla konuşmasın… Yunus onu her vakit dinlemiyor mu? Görsün Tarçın! Karamuklara, delicelere gitmesin: Yunus’a gelsin! Yunus’a! Bu yüzden yol veriyordu kayığa: Biliyordu; oralarda bir şey yoktu, zaten hiçbir vakit olmamıştı ki!

Öğleye doğru, motoru durdurup biraz dinlendiler, Yunus bir parça ekmek yedi; Tarçın ellemedi, Aylan’dan bahsetmek istedi. Yunus, Zeytin’in hikâyelerinin başına açacağı işleri bilmiyordu. Nitekim, ataların sözleri hiç yalan çıkmaz. İşte Zeytin’in savurduğu tekinsiz hikâyelerin sandalın içinde kıpırdayıp uyanışı böyle oldu.

Önce güçlü, gürbüz kollar duyuldu. Belli ki, toprağı ve nemli yamaçları arıyorlardı. Çünkü ahşap gövdeyi boydan boya dolanıp teknedeki avare rüzgâra zeytin kokuları, lavantalar asarak bildirdiler varlıklarını: Buradaydılar! Yunus dalgaların tekneyi yiyen sessiz şıpırtısını ve havaya asılı kalan kokuları çok geç fark etti ve birden içi yay gibi gerildi. Can kulağıyla Tarçın’ı dinliyordu ama, sessiz kökler derinlere uzayıp tekneyi delecek diye de ödü kopuyordu. Seziyordu ki bunlar sandalı ele geçirmediyse, sadece Tarçın’ın sözünü kesmemek içindi. Aylan’ın bir başınalığını anlatan öykünün sonu bir türlü gelmiyordu: Kimse yanına sokmuyordu onu, söylediği hikâyeleri dinlemiyordu… Belki bir tek zeytinler… Yunus, hep aynı yerinde dikilip duran bir ağacın dalgalar dalgalar boyu uzakta bir kayalıkta yaşayan cüceler hakkında bu kadar şeyi bilmesiyle eğlenmek istiyor ama…

“Zeytinler her şeyi bilir!” diyor Tarçın. Öfkeleniyor Yunus, içine bozguncu bir rüzgâr yürüyor. (Aslında Yunus, [deliliğin dünyayı sardığından habersiz] Tarçın’ı kendinden alan Zeytin’e, giderek koyulaşan bir kin besliyor. Öyle ki bugün, bu vakitte, aransa, zeytin ağaçlarına bu kadar kırgın bir çocuk daha bulunmaz.) Tarçın kesik kesik konuşuyor, zeytin kokusuyla kamaşıyor hava. Yunus yol veriyor tekneye, dalgalar hışırdıyor, birçok rüzgâr esiyor ama inadına zeytin kokuyor tekne. Deniz, rüzgâr, hikâyeler… Zeytin kokuyor!

Öğle güneşi vurmaya başladığında, tenteyi çektiler. Motorun pat patları peşlerinden geliyordu fakat zeytin kokusu ve gündüzün gün ortası için icat edilmiş karabasanlar epey azalmıştı. Sınıra çok yaklaşmışlardı. Dudağına bir ıslık kondurmayı düşünen Yunus, az sonra geri döneceklerini umuyordu, hatta “dönelim” demeye hazırlanıyordu ki Tarçın’ın kirpiğinin ucunda bir karaltı belirdi; bir büyük kayalık.

Korku ve Arkadaşı

Подняться наверх