Читать книгу Bulunmuş - Морган Райс, Morgan Rice - Страница 10
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
ОглавлениеSam çok şiddetli bir baş ağrısıyla uyandı. İki elini başına götürdü ve başını tutarak acının dinmesi için uğraştı. Ama dineceği yoktu. Sanki bütün dünya kafatasına saldırıyordu.
Sam nerede olduğunu anlamak için gözlerini açmaya çalıştı ama bunu yapınca acı katlanılmaz hale geldi. Çöldeki kayalardan yansıyan kör edici güneş onu gözlerini kaçırmaya ve başını önüne eğmeye zorluyordu. Sam cenin pozisyonunda kıvrıldı ve acının dinmesine uğraşarak kafasını elleriyle daha da sıkı tuttu.
Şimdi de zihnine anılar üşüşmeye başlamıştı.
Önce Polly’i anımsadı.
Caitlin’in düğün gecesini hatırladı. O gece Polly’e evlenme teklifi etmişti. Polly’nin evet demesini düşündü. Polly’nin yüzündeki sevinci.
Ardından ertesi günü hatırladı. Ava çıkmasını. Birlikte geçirecekleri gecenin beklentisi içinde ormanda yol almasını.
Polly’i bulmasını hatırladı. Kumsalda. Ölürken. Ona bebekleri olacağını söylerken.
Bir keder dalgası hızla geri gelip tüm bedenini sardı. Bu dayanabileceğinden fazlaydı. Kafasında durduramadığı korkunç bir kâbusun tekrar tekrar görünmesi gibiydi. Uğrunda yaşamak istediği her şeyin kendinden bir anda kopartılıp alındığını hissetti. Polly. Bebek. Bildiği, alıştığı hayat.
O anda ölmüş olmayı istedi.
Ardından intikamını hatırladı. Öfkesini. Kyle’ı öldürmesini.
Ve her şeyin değiştiği o anı hatırladı. Kyle’ın ruhunun içine girmesini anımsadı. O tarif edilemez öfke hissini, başka birinin ruhunun, canının ve enerjisinin kendini istila etmesini ve bütün benliğini ele geçirmesini hatırladı. O anda Sam kendi öz benliğini yitirmişti. İşte o anda başka biri oluvermişti.
Sam gözlerini tamamen açtı ve gözlerinin açık kırmızı renkte parladığını sezdi. Artık o gözlerin kendi gözleri olmadığını anlamıştı. Şimdi bunların Kyle’ın gözleri olduğunu biliyordu.
Sam, Kyle’ın kinini hissetti, onun gücünün içinde akmakta olduğunu, bedeninin her bir köşesine, ayak parmaklarından bacaklarına ve oradan da kollarına ve başına doğru yayıldığını duyumsadı. Kyle’ın her şeyi yok etmeye karşı duyduğu ihtiyacın yaşayan bir şeymiş gibi, vücuduna yapışmış ve asla çıkaramayacağı bir şeymiş gibi her bir hücresinde attığını hissetti. Artık kendini kontrol edemediğini hissediyordu. Bir yanı eski Sam’i, kim olduğunu özlüyordu. Ama diğer yanı bir daha asla eski Sam olamayacağını biliyordu.
Sam bir tıslama, bir tıkırtı sesi duydu ve gözlerini açtı. Yüzükoyun, çölde taşların üzerinde dümdüz bir şekilde uzanıyordu ve kafasını biraz çevirip baktığında sadece birkaç santim ötede bir çıngıraklı yılanın kendisine tısladığını gördü. Çıngıraklı yılanın gözleri doğruca Sam’inkilerin içine bakıyordu, Sam’de kendinde olan benzer bir enerjiyi sezmiş, sanki bir arkadaşla konuşuyor gibiydi. Sam, yılanın öfkesinin kendisininkiyle uyumlu olduğunu ve yılanın saldırıya geçmek üzere olduğunu sezebiliyordu.
Ama Sam korkmuyordu. Aksine— kendini, yalnızca yılanınkiyle eş değer değil aksine onunkinden daha da büyük bir öfkeyle dolu halde buldu. Ve refleksleri de öfkesiyle aynı şekilde hareket ediyordu.
Yılanın saldırıya geçmek için hızlandığı yarım saniye içinde Sam ondan önce davrandı: kendi çıplak eliyle uzandı, yılanı tam havada boğazından yakaladı ve kendi yüzünü ısırmasına çok az kala onu durdurdu. Sam yılanın gözlerini kendisininkine doğru tuttu, ona o kadar yakından baktı ki neredeyse nefesini koklayabiliyordu, yılanın o uzun dişleri sadece birkaç santim ötedeydi ve Sam’in boğazını delip geçmek için can atıyordu.
Ama Sam onu alt etti. Yılanın avucunun içindeki boğazını gittikçe daha da sert sıktı ve yavaşça içinde akmakta olan hayatı soğurdu. Yılan ellerinin arasında gevşedi ve boynu ezilerek öldü.
Daha sonra arkaya yaslandı ve yılanı kumların üzerine fırlattı.
Sam ayağa fırladı ve çevresine göz gezdirdi. Her yanı çamur ve taşlarla kaplıydı— önünde ise uçsuz bucaksız bir çöl yer alıyordu. Döndü ve gözüne iki şey çarptı: birincisi, bir grup küçük çocuktu, hepsi paçavralar içindeydi ve meraklı gözlerle ona bakıyorlardı. Sam onlara doğru hızla döndüğünde, vahşi bir hayvanın mezarından kalktığını görmüş gibi dağıldılar ve aceleyle geriye doğru kaçıştılar. Sam, Kyle’ın öfkesinin bir kez daha içini sardığını ve bu çocukların hepsini öldürmek istediğini hissetti.
Fakat gözüne çarpan ikinci şey dikkatini oraya vermesine neden oldu. Bu bir şehir duvarıydı. Devasa taş bir duvardı, yukarıya doğru yüzlerce metre uzuyor ve sanki sonsuza doğru gidiyordu. İşte tam o an Sam antik bir şehrin dışında bir yerde uyanmış olduğunun farkına vardı. Önünde kocaman, kemerli bir kapı vardı, ilkel giysiler içinde düzinelerce insan o kapıdan girip çıkıyorlardı. Roma zamanında gibi görünüyorlardı, basit kaftanlar ya da tunikler giymişlerdi. Kapıdan girip çıkan bir sürü de çiftlik hayvanı vardı ve Sam çoktan şehrin duvarlarının arkasındaki kalabalığın yaydığı sıcaklığı ve sesi hissedebiliyordu.
Sam kapıya doğru birkaç adım attı ve bunu yaptığı gibi çocuklar bir canavardan kaçıyorlarmış gibi dört bir yana dağıldılar. Sam ne kadar korkunç göründüğünü merak etti. Ama bu çok da umurunda değildi. Neden buraya inmiş olduğunu anlamak için şehre girme ihtiyacı duydu. Ama eski Sam’in aksine şehri keşfetme ihtiyacı hissetmedi: bunun aksine onu yok etme, en ufak parçalarına ayırma ihtiyacı duydu.
Bir yanı bu hisleri üzerinden atmak, eski Sam’i geri getirmek istedi. Kendini onu geri getirebilecek bir şeyler düşünmeye zorladı. Kız kardeşi Caitlin’i düşünmek için çabaladı. Ama her şey çok belirsizdi; ne kadar uğraşırsa uğraşsın artık onun yüzünü gerçekten gözlerinin önüne getiremiyordu. Caitlin için duyduğu hisleri, ortak görevlerini, babasını zihnine çağırmaya çalıştı. Derinlerde bir yerde hala ona önem verdiğini, hala ona yardım etmek istediğini biliyordu.
Fakat içindeki bu küçük iyi kısma yeni, kötü tarafı kısa sürede baskın geldi. Sam artık kendini pek tanıyamıyordu. Ve yeni Sam, onu bu düşündüklerine bir son vermeye ve doğruca şehrin içine doğru devam etmeye zorluyordu.
Sam yolundaki insanları dirsekleriyle iki yana iterek şehrin kapılarına doğru büyük adımlarla yürümeye başladı. Kafasının üzerinde bir sepeti dengede tutmaya çalışan yaşlı bir kadın ona çok yakınlaştı ve Sam onun omzuna ağır bir şekilde çarparak kadını havaya uçurdu ve sepetini düşürerek meyvelerinin dört bir yana saçılmasına neden oldu.
Bir adam “Hey!” diye bağırdı. “Ne yaptığına bir bak! Ondan özür dile hemen!”
Adam hızla Sam’e doğru yürüdü ve aptalca uzanıp Sam’in kabanını tuttu. Adam, bunun tanımadığı, siyah, deri ve vücuda yapışan bir kaban olduğunun farkına varmalıydı. Sam’in giysisinin başka bir yüzyıldan olduğunu ve Sam’in bulaşmak isteyeceği son kişi olduğunu anlamalıydı.
Sam, adamın eline bir böcekmiş gibi tiksinerek baktı, sonra ileri atılıp adamın bileğini kavradı ve yüz adam gücüyle onu ters çevirdi. Sam, bileğini çevirmeye devam ederken adamın gözleri korku ve acı içinde sonuna kadar açıldı. Sonunda adam yan tarafa döndü ve dizlerinin üzerine yıkıldı. Sam ise korkunç bir çatırdama sesi duyana kadar adamın bileğini çevirmeye devam etti ve kolu kırılan adam çığlıklar içinde kaldı.
Sam geri çekildi ve adamın yüzüne sert bir tekme savurarak onu bilinçsiz bir şekilde yere serip işini bitirdi.
Oradan geçen küçük bir grup olanları izledi ve Sam yürümeye devam ederken bütün yolu ona verdiler. Hiç kimse yanına yaklaşmaya istekli görünmüyordu.
Sam ilerde insanların yarattığı izdihama doğru yürümeye devam etti ve kısa süre sonra etrafını yeni bir kalabalık sardı. Şehri dolduran ve sonu gelmek bilmeyen insan seline karıştı. Hangi yöne gideceği konusunda emin değildi ama yeni arzuların kendine baskın çıkmaya çalıştığını hissediyordu. Beslenme arzusunun içini kemirdiğini hissetti. Canı kan istiyordu. Yeni bir kurban.
Sam bu hislerin kendini ele geçirmesine izin verdi ve hislerinin kendisini daha önceden bir şekilde belirlenmiş dar bir sokağa doğru götürdüğünü hissetti. Sam o yola doğru döndüğünde yol daha da daraldı, karardı ve yukarıya doğru yükseldi; şehrin geri kalanından tecrit edilmiş gibiydi. Buranın şehrin köhne bir yeri olduğu belliydi ve Sam ilerledikçe burada kalabalık daha da kaba bir hal aldı.
Sokakları dilenciler, sarhoşlar ve fahişeler doldurmuştu. Sam sendeleyen birçok işe yaramaz, şişman, tıraşsız ve dişsiz adamla dirsek dirseğe geldi. Sam özellikle ileriye doğru uzanıyor onlara sert bir şekilde omuz atıyor ve her birini dört bir yana fırlatıyordu. Akıllı bir şekilde hiçbiri durup Sam’e meydan okumuyordu, sadece öfkeli bir şekilde “Hey!” diye bağırıyorlardı.
Sam yürümeye devam etti ve sonunda kendini küçük bir meydanda buldu. Orada, ortada arkaları Sam’e dönük bağrışan bir düzine adamdan oluşan bir halka vardı. Sam neye bağrıştıklarını görmek için kendine yol açarak oraya doğru yürüdü.
Halkanın ortasında, birbirlerini paramparça etmekte olan, her yanları kana bulanmış iki horoz vardı. Sam etrafa göz gezdirdi ve adamların elden ele geçirdikleri paralarla birbirleriyle bahse tutuşmakta olduklarını gördü. Horoz dövüşü. Dünyadaki en eski spor. Yüzyıllar geçmiş, ama aslında hiçbir şey değişmemişti.
Sam artık canına yettiğini hissetti. Gittikçe huzursuzlanmaya başlıyor ve bir kargaşa çıkarma ihtiyacı hissediyordu. Horoz dövüşü yapılan ringin ortasına, doğrudan o iki horoza doğru yürüdü. Oraya doğru yaklaştıkça kalabalık öfkeli bir bağırtı kopardı.
Sam onlara aldırmadı. Aksine uzandı, horozlardan birini boynundan yakalayıp yukarı kaldırdı ve başının üzerinde döndürdü. Bir çatırdama sesi geldi ve Sam elindeki horozun kendini bıraktığını hissetti, boynu kırılmıştı.
Sam uzadıklarını hissettiği dişlerini horozun karnına geçirdi ve açlıktan çıkmış gibi horozun kanını içine çekti. Kan dışarı taştı, Sam’in yüzüne bulandı ve yanaklarından aşağıya aktı. Sonunda, Sam tatmin olmamış bir halde horozu yere fırlattı. Diğer horoz olabildiğince hızlı kaçıyordu.
Şaşkınlık içindeki kalabalık Sam’e bakakalmıştı. Ama bunlar zalim, kaba tiplerdendi, kolayca uzaklaşabileceği insanlardan değildi. Kalabalıktakiler kaşlarını çatarak kavgaya hazırlandılar.
İçlerinden biri “Bütün eğlencemizi mahvettin,” diye atıldı.
Bir diğeri “Bedelini ödeyeceksin!” diye bağırdı.
Birçok iri yarı adam küçük hançerlerini çekip Sam’e doğrultarak üzerine saldırdılar.
Sam hiç yerinden kıpırdamadı. Bütün bunları ağır çekimde gerçekleşiyormuş gibi gördü. Sam’in refleksleri bunlardan bir milyon kez daha hızlıydı, tek yaptığı uzanmak, adamlardan birinin bileğini havada yakalayarak aynı hızla geriye doğru bükmek ve kolunu kırmak oldu. Ardından geriye çekildi ve adamın göğsüne bir tekme savurarak adamı geri, geldiği halkanın içine yolladı.
Adamlardan bir başkası yaklaşınca Sam öne atıldı ve adama doğru hücum etti. Adam yaklaşıp daha harekete geçemeden Sam dişlerini adamın boğazına sapladı. Derin derin adamın kanını içti, adam acı içinde çığlık atarken kanı her yere fışkırdı. Saniyeler içinde Sam adamın tüm kanını çekti ve adam bilinçsiz bir şekilde yere yığıldı.
Diğerleri dehşete kapılmış bir şekilde bakakaldılar. Sonunda bir canavarla karşı karşıya olduklarını fark etmiş olmalıydılar.
Sam onlara doğru bir adım attı ve hepsi dönüp son hızla kaçmaya başladı. Sinekler gibi gözden kayboldular ve birkaç saniye içinde Sam o meydanda kalan tek kişi oldu.
Sam hepsini alt etmişti ama bu onun için yeterli değildi. Kan hiçbir zaman yeterli gelmiyordu ve Sam öldürmek ve yok etmek için kıvranıp duruyordu. Bu şehirdeki herkesi öldürmek istiyordu. O zaman bile yeterli olmayacaktı. Doyumsuzluğu onu hiç durmamacasına devam etmeye itiyordu.
Sam kendini geriye verdi, yüzünü gökyüzüne çevirdi ve kükredi. Bu, sonunda bağını koparmış bir hayvanın çığlığıydı. Çektiği ıstırap havaya yükseldi ve Kudüs’ün taş duvarlarında yankılandı. Çığlığı çan seslerini bastırdı, dua edenlerin yakarışlarından, ağlamalarından daha da yüksekti. Kısa bir an çığlığı bütün şehre egemen olan duvarları sarstı— ve bir uçtan bir uca tüm şehir sakinleri durdu, dinledi ve korkmayı öğrendi.
İşte tam o anda aralarında bir canavarın bulunduğunu anlamışlardı.