Читать книгу Bulunmuş - Морган Райс, Morgan Rice - Страница 11

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Оглавление

Caitlin and Caleb, Nasıra’ya doğru dik dağ yamacından aşağıya doğru yürümeye başladılar. Yamaç kayalıktı ve her yanları toza bulanarak yürümekten çok kayarak aşağıya doğru gidiyorlardı. Onlar yürümeye devam ettikçe arazi değişmeye başladı, kayalıklar yerini küme küme yabani otlara, ara sıra görünen palmiye ağaçlarına ve ardından gerçek yemyeşil çimlere bıraktı. Sonunda kendilerini bir zeytinlikte buldular ve şehre doğru yürümeye devam ederken dizi dizi zeytin ağaçlarının arasından geçtiler.

Caitlin ağaçların dallarına yakından baktı ve güneşte binlerce küçük zeytinin parıldadığını görünce bunların güzellikleri karşısında büyülendi. Şehre yaklaştıkça ağaçlar daha verimli hale geliyordu. Caitlin aşağıya doğru göz gezdirdi ve geniş görüş açısı sağlayan bu noktadan vadiye ve şehre kuşbakışı baktı.

Kocaman vadilerin ortasında küçük bir köy yer alıyordu; Nasıra’ya şehir demek pek mümkün değildi. Yalnızca birkaç yüz sakini ve taştan yapılmış tek katlı birkaç dizi küçük yapısı bulunuyordu. Bu evlerden çoğu beyaz kireç taşından yapılmışa benziyordu ve Caitlin uzaklarda, köylülerin şehri çevreleyen devasa kireçtaşı ocaklarında durmadan çalıştıklarını görebiliyordu. Buradan bile çekiçlerin yumuşak vuruşlarını duyabiliyor ve kireçtaşı tozlarının havaya kalktığını görebiliyordu.

Nasıra şimdi bile eski görünen yaklaşık üç metre yüksekliğindeki basık ama yanlara doğru genişleyen taş duvarla örülüydü. Ortasında geniş, açık kemerli bir giriş vardı. Kapıda kimse nöbet tutmuyordu ve Caitlin de bunu yapmaları için bir neden göremiyordu; çünkü her şeye rağmen burası ıssızlığın ortasında küçük bir köydü.

Caitlin kendini neden bu yerde ve zamanda uyanmış olduklarını merak ederken buldu. Neden Nasıra? Geçmişi anımsadı ve Nasıra hakkında bildiklerini hatırlamaya çalıştı. Burası hakkında bir zamanlar bir şeyler öğrendiğini hayal meyal hatırladı ama ne olduğunu bir türlü anımsayamadı. Ve neden özellikle birinci yüzyıla gelmişti? Bu Ortaçağ İskoçya’sından sonra inanılmaz büyük bir sıçrayıştı ve Caitlin Avrupa’yı özlediğini hissetti. Palmiye ağaçları ve çöl sıcağıyla bu yeni tabiat ona oldukça yabancıydı. Ve her şey bir yana, Caitlin’in en çok merak ettiği şey Scarlet’in o görünen duvarların arkasında olup olmadığıydı. Scarlet’in orada olmasını umut etti ve bunun için dua etti. Scarlet’i bulması gerekiyordu. Onu bulana kadar rahat edemezdi.

Caitlin, Caleb’le birlikte şehrin girişine doğru yürüdü ve büyük bir beklentiyle içeriye girdi. Scarlet’i bulma ve araştırmalarına başlamak için neden bu yere gönderildikleri düşüncesiyle kalbinin hızla çarptığını hissedebiliyordu. Babası içerde onu bekliyor olabilir miydi?

Şehre girdiklerinde, Caitlin şehrin yaydığı canlılık karşısında vurulmuşa döndü. Sokaklar koşan, bağıran ve oyun oynayan çocuklarla doluydu. Köpekler, tavuklar, hepsi başıboş dolaşıyordu. Koyunlar ve öküzler sokakları paylaşıyor ve ağır ağır yürüyorlardı. Her evin önünde bir kazığa bağlı ya bir eşek ya da bir deve vardı. Köylülerin üzerinde ilkel tunikler ve kaftanlar vardı ve omuzlarında içi dolu sepetler taşıyarak bir yerlere gidip geliyorlardı. Caitlin bir zaman makinesine girmiş gibi hissetti.

Dar sokaklardan aşağılara doğru yürüyüp küçük evlerin, elleriyle çamaşır yıkayan yaşlı kadınların yanından geçtikçe insanlar durup onlara bakıyordu. Caitlin böyle sokaklarda yürürken buralara bir hayli yabancı göründüklerinin farkına vardı. Üzerine baktı ve dar, deri savaş giysisinden oluşan modern giyimini gördü ve bu insanların hakkında ne düşünmüş olduklarını merak etti. Onun gökyüzünden düşmüş bir uzaylı olduğunu düşünmüş olmalıydılar. Caitlin bunun için onları suçlayamazdı.

Her evin önünde yemek hazırlayan, bir şeyler satan ya da işi üzerinde çalışan birileri vardı. Birçok marangoz ailesinin önünden geçtiler; evin erkekleri dışarda oturuyor, testere ile bir şeyler kesiyor, çekiçliyor, yatak başlarından konsollara, sabanla tarlayı sürmek için kullanılan ahşap akslara kadar bir sürü şey yapıyorlardı. Bir evin önünde bir adam neredeyse bir metre kalınlığında ve yaklaşık üç metre uzunluğunda devasa bir haç yapıyordu. Caitlin bunun çarmıha gerilecek biri için hazırlanan bir haç olduğunu fark etti. Ürperdi ve başka tarafa baktı.

Başka bir sokağa döndüklerinde, buranın demircilerle dolu olduğunu gördüler. Her yer örs ve çekiçlerle doluydu ve metal sesi bütün sokağı kaplıyordu; her bir demirci bir diğerinin yankısı gibiydi. Ayrıca kızgın ham demirlerin fırınlandığı büyük alevlerin yandığı kil ocakları vardı. Buralarda demirciler at nallarını, kılıçları ve başka her tür demiri dövüyorlardı. Caitlin, babalarının yanlarında oturarak onları çalışırken izleyen, yüzleri is lekesi olmuş çocukları fark etti. Çocukların böyle küçük yaşta çalışmalarından dolayı kendini kötü hissetti.

Caitlin her yerde Scarlet’ten, babasından bir işaret aradı; neden burada olduklarını gösterecek bir ipucu yakalamaya çalıştı ama hiçbir şey bulamadı.

Ardından başka bir sokağa döndüler ve bu sokağın taş ustalarıyla dolu olduğunu gördüler. Burada erkekler kocaman kireçtaşı bloklarına şekil veriyorlar, bunlardan heykeller, çanak çömlek ve devasa, düz kalıplar yapıyorlardı. Önce Caitlin bunların ne işe yaradıklarını anlamadı.

Caleb uzandı ve eliyle işaret etti.

Her zamanki gibi Caitlin’in zihnini okuyarak “Bunlar şarap ve zeytin sıkacakları,” dedi. “Bunları üzümleri ve zeytinleri sıkmak ve onlardan şarap ve yağ elde etmek için kullanıyorlar. Şu kolları görüyor musun ?”

Caitlin daha yakından inceledi ve yapılan ince işe, uzun kireçtaşı parçalarına ve karmaşık demirden yapılan dişlilere hayran hayran baktı. Bu yer ve zamanda bile ne kadar gelişmiş makine düzeneklerinin olduğunu görünce şaşırıp kaldı. Aynı zamanda şarap yapımının ne kadar eski bir zanaat olduğunu anlayınca da hayret etti. Burada, binlerce yıl geçmişteydi ve insanlar hala aynı yirmi birinci yüzyıldaki gibi şişe şişe şaraplar ve zeytinyağları yapıyorlardı. Yavaşça şarap ve yağla dolmaya başlayan cam şişelere bakınca bunların aynı alışık olduğu şarap ve yağ şişelerine benzediklerini fark etti.

Bir grup çocuk birbirlerini kovalayarak ve gülerek Caitlin’in yanından koşarak geçtiler. Geçtikleri gibi bir toz bulutu kalktı ve Caitlin’in ayaklarını kapladı. Caitlin yere baktı ve burada yolların taşla döşenmemiş olduğunu fark etti— bunun, buranın muhtemelen taş döşemeli yolların maliyetini karşılayamayacak kadar küçük bir yer olmasından kaynaklandığını düşündü. Ama yine de Nasıra’nın bir şeylerden ötürü ünlü olduğunu biliyordu ve ne olduğunu hatırlayamaması canını sıkıp duruyordu. Bir kez daha tarih dersini daha dikkatli dinlemediği için kendine kızdı.

Caleb onun zihnini okuyarak “Burası İsa’nın yaşadığı şehir,” dedi.

Caitlin, Caleb düşünceleri böyle kolayca kafasından çektiği için bir kez daha yüzünün kızardığını hissetti. Caleb’den hiçbir şey saklamıyordu ama yine de sıra onu ne kadar çok sevdiğine gelince Caleb’in düşüncelerini okumasını istemiyordu. Utanabilirdi.

Caitlin “Burada mı yaşıyor?” diye sordu.

Caleb evet anlamında başını salladı.

Caleb “Onun zamanına geldiysek, o zaman birinci yüzyılda olduğumuz aşikâr,” dedi. “Bunu insanların giyimlerinden ve mimariden anlayabiliyorum. Buraya daha önce bir defa gelmiştim. Burası unutulması zor bir yer ve zaman.”

Caitlin’in duydukları karşısında gözleri ardına kadar açıldı.

“Onun şimdi gerçekten burada olabileceğini düşünüyor musun? İsa’nın? Etrafta dolaşıyor olabilir mi? Bu zamanda ve yerde? Bu şehirde?”

Caitlin bunu kavramakta zorluk çekiyordu. Kendini köşeyi dönerken ve sokakta tesadüfen İsa ile karşılaşırken hayal etmeye çalıştı. Bu düşünce akıl almazdı.

Caleb kaşlarını çattı.

“Bilmiyorum. Onun şimdi burada olduğunu sezmiyorum. Belki de onu kaçırdık.”

Caitlin bu düşünce karşısında şaşkına döndü. Korkuyla karışık bir saygıyla etrafına bakındı.

Burada olabilir miydi? diye düşündü.

Ne diyeceğini bilemiyordu ve görevlerinin daha da büyük bir önem taşıdığı hissini duyumsadı.

Caleb “Burada, bu zaman diliminde olabilir,” dedi. “Ama kesin Nasıra’da olup olmadığını bilmiyorum. Hayatı boyunca çok seyahat etti. Beytüllahim. Nasıra. Capernaum— ve tabi ki Kudüs. Zaten tam olarak onun yaşadığı zamanda olup olmadığımızdan bile kesin emin değilim. Ama eğer onun yaşadığı zamandaysak her yerde olabilir. İsrail büyük bir yerdir. Burada, bu şehirde olsa, bunu hissederiz.”

Caitlin meraklı bir şekilde “Ne demek istiyorsun?” diye sordu. “Burada olması nasıl hissedilebilir ki?”

“Bunu açıklayamam. Ama burada olsa anlarsın. Bu onun enerjisinden ileri geliyor. Daha önce yaşadığın hiçbir şeye benzemez.”

Birden Caitlin’in aklına bir şey geldi.

“Sen sahiden onunla tanıştın mı?” diye sordu.

Caleb yavaşça başını iki yana salladı.

“Hayır, çok yakınında bulunamadım. Bir defasında, aynı şehirde, aynı zamandaydım. Ve o yaydığı enerji o kadar baskındı ki. Daha önce hissettiğim hiçbir şeye benzemiyordu.”

Caleb “Bunu öğrenmenin tek bir yolu var,” dedi. “Hangi yılda olduğumuzu bilmemiz gerekiyor. Ama sorun şu ki, elbette şimdi kimse bizim gibi yılları saymaya başlamamıştır ve bu İsa öldükten sonra uzun zaman da böyle devam etmiştir. Sonuçta bizim takvimimiz onun doğum yılına dayanıyor. Ve o yaşadığı zaman kimse yılları İsa’nın doğumuna göre saymamıştır – birçok insan onun kim olduğunu bile bilmiyordu! Bu yüzden insanlara hangi yılda olduklarını sorsak bizim deli olduğumuzu düşünürler.”

Caleb ipucu arıyormuş gibi dikkatli bir şekilde etrafa baktı ve Caitlin de onun gibi yaptı.

Caleb yavaşça “Onun bu zamanda olduğunu seziyorum,” dedi. “Sadece burada değil.”

Caitlin önündeki köy benzeri şehri farklı bir gözle inceledi.

“Ama burası çok küçük ve sıradan bir köy gibi görünüyor,” dedi. “Benim hayal ettiğim gibi muhteşem, İncil’de geçtiğini düşündüğüm şehir değil. Diğer çöl şehirlerinden hiçbir farkı yok.”

Caleb “Haklısın,” dedi. “Ama burası onun yaşadığı yer. Öyle büyük bir yer değil. Ama o burada, bu insanların arasında yaşadı.”

Yürümeye devam ettiler ve sonunda bir köşeyi dönüp şehrin ortasındaki küçük bir meydana geldiler. Burası basit küçük bir meydandı, etrafında küçük yapılar yer alıyordu ve ortasında da bir kuyu vardı. Caitlin etrafına bakındı ve ellerinde değneklerle gölgede oturan ve boş, tozlu meydana bakan birkaç yaşlı adam fark etti.

Caitlin ve Caleb kuyuya doğru yürüdüler. Caleb uzandı, kuyunun üzerindeki paslı kolu çevirdi ve kola bağlı olan yıpranmış halatın ucundaki su dolu kova yavaşça yukarıya doğru çıkmaya başladı.

Caitlin uzandı, soğuk suya ellerini daldırarak suyu yüzüne çarptı. Su o sıcakta inanılmaz bir serinlik verdi. Yüzüne yeniden su çarptı, ardından uzun saçlarını ıslattı ve ferahlamak için ellerini saçlarının arasında gezdirdi. Hava tozlu ve yapış yapıştı ve bu soğuk su ona kendini cennete gibi hissettirmişti. Bir duş almak için her şeyini verirdi. Ardından Caitlin eğildi, eliyle biraz daha su aldı ve içti. Boğazı inanılmaz kurumuştu ve bu su ilaç gibi geldi. Caleb de aynısını yaptı.

Sonunda ikisi de kuyudan uzaklaşıp meydanı incelediler. Ne herhangi bir özel bina, ne de nereye gitmeleri gerektiğini gösteren özel bir işaret ya da bir ipucu vardı.

Caitlin sonunda “Peki şimdi nereye gideceğiz?” diye sordu.

Caleb ellerini gözlerine siper edip güneşten dolayı gözlerini kısarak etrafa baktı. O da Caitlin gibi ne yapacağını bilmez bir haldeydi.

Basit bir şekilde “Bilmiyorum,” dedi. “Beynim durdu sanki.”

Caleb “Başka yerlerde ve zamanlarda,” diye devam etti, “sanki kiliseler ve manastırlar daima ipuçlarımızı içinde barındırıyor gibiydiler. Ama bu zaman diliminde hiç kilise yok. Hıristiyanlık diye bir şey yok. Etrafta Hristiyan diye adlandırılan birileri yok. Ancak İsa öldükten sonra insanlar onun adına bir din yaratmaya başladılar. Bu zaman diliminde yalnızca bir din var. İsa’nın dini: Musevilik. Sonuçta İsa da Yahudiydi.”

Caitlin bütün bunları kavramaya çalıştı. Bütün bunlar çok karmaşıktı. İsa Yahudiyse o zaman bir sinagogda dua etmiş olması gerektiğini düşündü. Birden Caitlin’in aklına bir şey geldi.

“O zaman belki de ipucunu aramamız gereken en iyi yer İsa’nın dua ettiği yerdir. Bu durumda belki de bir sinagog bulmaya çalışmalıyız.”

Caleb “Sanırım haklısın,” dedi. “Nede olsa bunun dışında zamanın diğer tek dini, tabi eğer buna din denebilirse, paganizmdi— yani putlara tapmaydı. Ve ben İsa’nın bir pagan tapınağında ibadet etmeyeceğine eminim.”

Caitlin gözlerini kısarak yeniden çevreye bakındı, sinagoga benzeyen herhangi bir yapının bulunup bulunmadığını kontrol etti. Ama hiçbir şey bulamadı. Etraftaki her şey basit evlerden ibaretti.

“Hiçbir şey göremiyorum,” dedi. “Ve bana bütün yapılar aynıymış gibi geliyor. Hepsi sadece küçük evlerden ibaret.”

Caleb “Ben de hiçbir şey göremiyorum,” dedi.

Caitlin bütün bunları kavramaya çalışırken uzun bir sessizlik oldu. Caitlin’in zihnine bir sürü olasılık üşüşmüştü.

Caitlin “Babamın ve kalkanın bir şekilde bütün bunlarla bağlantılı olduğunu düşünüyor musun?” diye sordu. “Sence İsa’nın olduğu yerlere gitmemiz bizi babama götürecek mi?”

Caleb uzun bir süredir düşünüyormuş gibi gözlerini kıstı.

Sonunda “Bilemiyorum,” dedi. “Ama babanın çok büyük bir sırrı koruduğu belli. Bu yalnızca vampir ırkı için değil, bütün insanlık için korunan bir sır. Bu bir kalkan ya da bir silah olabilir, ama her neyse sonsuza kadar tüm insan ırkının doğasını değiştirecek. Bu kesinlikle çok güçlü bir sır olmalı. Ve bana öyle geliyor ki bize babanı bulmak için yardımcı olacak biri varsa, bu çok güçlü biri olmalı. İsa gibi. Bu bana mantıklı geliyor. Belki de aradığımız bir şeyi bulmak için önce bizi ona götürecek başka bir şeyi bulmak zorundayız. Ne de olsa pek çok kilidi açarak bizi buraya getiren senin haçın oldu ve neredeyse ipuçlarımızın hepsini kiliselerde ve manastırlarda bulduk.”

Caitlin bütün bunları idrak etmeye çalıştı. Babasının İsa’yı tanıması mümkün müydü? Babası İsa’nın havarilerinden biri miydi? Bu düşünce çok şaşırtıcıydı ve Caitlin’in gözünde babası daha da gizemli hale geldi.

Caitlin öylece kuyunun dibinde oturdu ve şaşkına dönmüş bir şekilde etrafındaki hareketsiz şehre baktı. Daha aramaya nereden başlayacağı konusunda bile bir fikri yoktu. Neredeyse hiçbir şey gözüne çarpmıyordu. Ve bundan da öte, bir an önce Scarlet’i bulmak için her şeyi gözden çıkarabileceğini hissediyordu. Evet, hiç olmadığı kadar babasını bulmak istiyordu; cebindeki dört anahtarın neredeyse yandığını hissediyordu, ama ortada onları kullanabileceği herhangi bir durum yoktu ve kafası Scarlet’le meşgulken, onun dışarda bir yerlerde yapayalnız olduğu düşüncesi içini parçalarken, babasını düşünmek bile zor geliyordu. Scarlet’in güvende olup olmadığını bile kim bilebilirdi ki?

Ama Scarlet’i bile nerede arayacağını bilmiyordu. Kendini inanılmaz bir şekilde umutsuz hissetti.

Ansızın, şehrin girişinde bir çoban belirdi, arkasında onu izleyen koyun sürüsüyle yavaşça şehir meydanına doğru yürüyordu. Üzerinde uzun beyaz bir elbise ve başında da onu güneşten koruyan bir başlık vardı; elindeki asayla Caitlin ve Caleb’e doğru yürüdü. Caitlin, önce doğruca kendilerine doğru yürüdüğünü düşündü. Ama sonra aslında kuyuya doğru yürüdüğünü anladı. Yalnızca su içmeye geliyordu ve Caitlin ve Caleb suyun önünü kesmişlerdi.

O yürüdükçe, koyunlar dört bir yanını sararak meydanı doldurdular, hepsi kuyuya doğru geliyordu. Su içme zamanının geldiğini anlamış olmalıydılar. Saniyeler içinde Caitlin ve Caleb kendilerini sürünün ortasında buldular, o narin hayvanlar suya ulaşabilmek için onları hafifçe itiyorlardı. Çobanlarının kendileriyle ilgilenmesini bekleyen koyunların sabırsız melemeleri havayı sardı.

Çoban kuyuya yaklaşınca Caitlin ve Caleb yana çekildi. Çoban kuyunun üzerindeki paslı kolu çevirdi ve kovayı yavaşça yukarıya çekti. Kovayı yukarı kaldırırken başlığını geriye itti.

Caitlin çobanın genç olduğunu görünce şaşırdı. Upuzun karışık sarı saçları, sarı bir sakalı ve parlak mavi gözleri vardı. Gülümsedi; Caitlin yüzündeki güneş lekelerini, gözlerinin etrafındaki kırışıklıkları görebiliyor ve ondan yayılan sıcaklığı ve iyiliği hissedebiliyordu.

Taşan su dolu kovayı aldı ve bütün alnını kaplayan tere, çok susamış görünmesine rağmen döndü ve ilk kovayı kuyunun dibindeki yalağa boşalttı. Koyunlar meleyerek toplandılar ve birbirlerini iterek suyu içmeye koyuldular.

Caitlin içinde bu adamın bir şeyler biliyor olacağına dair inanılmaz garip bir his duydu, belki de bu adamın yollarına çıkmasının bir nedeni vardı. Caitlin, eğer İsa bu zamanda yaşamışsa, belki de bu adam onu duymuştur diye düşündü.

Caitlin konuşmaya hazırlanırken ani bir gerginlik hissetti.

“Af edersiniz?” dedi.

Adam döndü ve Caitlin’e baktı. Caitlin adamın gözlerindeki enerjiyi hissetti.

“Biz birini arıyoruz. Ben acaba burada yaşayıp yaşamadığını biliyor olabilir misiniz diye merak ettim.”

Adam gözlerini kıstı ve bunu yaptığı gibi Caitlin adamın içini okuyabildiğini hissetti. Bu olağanüstüydü.

Adam Caitlin’in zihnini okuyormuş gibi “Yaşıyor,” diye cevap verdi. “Ama artık burada değil.”

Caitlin buna inanamıyordu. Doğruydu demek.

Caleb “Nereye gitti?” diye sordu. Caitlin, Caleb’in sesindeki keskinliği duydu ve bunu nasıl umutsuzca bilmek istediğini sezdi.

Adam bakışlarını Caleb’e doğrulttu.

Sorunun cevabı aşikârmış gibi “Celile’ye tabii,” diye yanıt verdi. “Denize.”

Caleb düşünceli bir şekilde gözlerini kıstı.

Tereddüt ederek “Capernaum’a mı?” diye sordu.

Adam yanıt olarak evet anlamında başını salladı.

Caleb’in gözleri daha önceden bildiği bir şeyle karşılaşmış gibi kocaman açıldı.

Adam esrarengiz bir şekilde “Peşinde giden birçok takipçisi var,” dedi. “Ara, ara ki bulasın.”

Çoban aniden başını öne eğdi, arkasını döndü ve kendisini takip eden koyunlarıyla uzaklaşmaya başladı. Kısa süre içinde meydanın diğer tarafına doğru ilerlemeye başlamıştı.

Caitlin gitmesine izin veremezdi. Henüz değil. Daha fazlasını bilmesi gerekiyordu. Ve adamın bir şeyler sakladığını sezmişti.

“Bekle!” diye bağırdı.

Çoban durdu ve dönerek Caitlin’e baktı.

“Babamı tanıyor musun?”

Adam yavaşça başını evet anlamında sallayınca Caitlin şaşırıp kaldı.

“Nerede?”

“Bunu sen bulmalısın. Anahtarları taşıyan sensin.”

Caitlin bilmek için yanıp tutuşarak “Kim o?” diye sordu.

Adam yavaşça başını iki yana salladı.

“Ben sadece yoldaki bir çobanım.”

Caitlin çaresiz bir şekilde “Ama ben daha onu nerede arayacağımı bile bilmiyorum!” diye yanıt verdi. “Lütfen. Onu bulmak zorundayım.”

Çoban usulca gülümsedi.

“Bir şeyleri aramaya her zaman bulunduğun yerden başlamalısın,” dedi.

Ve bunu söylemesiyle başını kapatıp dönmesi ve meydanın karşısına geçmesi bir oldu. Kemerli kapıdan çıktı ve saniyeler içinde arkasında koyunlarıyla gözden kayboldu.

Bir şeyleri aramaya her zaman bulunduğun yerden başlamalısın.

Sözleri Caitlin’in zihninde çınladı. Her nasılsa, Caitlin söylediklerinin yalnızca bir kinayeden fazlası olduğunu sezdi. Sözleri kafasında evirip çevirdikçe, bu sözcüklerin gerçek anlamlarıyla kullanıldıklarını anlamaya başladı. Adam ona sanki bulunduğu yerde, tam burada bir ipucu bulunduğunu söylüyor gibiydi.

Caitlin birden döndü ve kuyuyu, uzun süredir oturmakta oldukları yeri araştırdı. Şimdi bir şey sezmişti.

Bir şeyleri aramaya her zaman bulunduğun yerden başlamalısın.

Caitlin diz çöktü ve elini kuyunun o eski, pürüzsüz taş duvarında gezdirdi. Her yanını yokladı, orada onu bir ipucuna götürecek bir şeylerin olduğunu giderek daha güçlü bir şekilde hissediyordu.

Caleb “Ne yapıyorsun?” diye sordu.

Caitlin, taşların bütün yarıklarını yoklayarak ve bir şeyleri bulmaya yaklaştığını hissederek çılgına dönmüşçesine arıyordu.

Sonunda, kuyunun taş duvarının yarısına gelmişken durdu. Diğerlerinden biraz daha büyük bir yarık bulmuştu. Parmağının girebileceği kadar büyüktü. Bu yarığı çevreleyen taş diğerlerine göre biraz daha pürüzsüz ve yarık da biraz daha büyüktü.

Caitlin parmağını içeri uzattı ve taşı parmağıyla çevirmeye çalıştı. Kısa sürede oradaki taş kıpırdamaya başladı ve ardından hareket etti. Taş yana çekilince Caitlin arkasında küçük gizli bir bölme gördü ve hayretle bakakaldı.

Caleb, Caitlin’in yanına geldi ve Caitlin elini içeri karanlığa doğru götürürken omzunun arkasından gizli bölmeye doğru baktı. Caitlin eline soğuk, metal bir şeyin geldiğini hissetti ve onu yavaşça kendine doğru çekti.

Ardından elini ışığa doğru kaldırdı ve yavaşça acuvunu açtı.

Avcunun içinde gördüğü şeye inanamıyordu.

Bulunmuş

Подняться наверх